Mustafa Kemal’İn Yürekli Çocuklari (5. Baskı)

  Kapağı büyütmek için resme tıklayınız

Mustafa Kemal’İn Yürekli Çocuklari

Hoş Gelişler Ola’ydı bu serüvenin başı… Yurtiçinde ve yurtdışına yüzlerce oyun, binlerce izleyici… Ama yüreklerde hep aynı coşku, hep aynı heyecan:

“Hoş Gelişler Ola, Mustafa Kemal Paşa!”

Çok azdır, bir tiyatro oyununun bir kitabı doğurması… Bir kitaba yol çizmesi, yön vermesi… Bir oyunun kitaplaştırılması da değil bu; bir oyunun, kendi ruhunu bir kitaba vermesi…

Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları, Tiyatro Birileri’nin kurucu ve oyuncularından yazar Utku Erişik’in Hoş Gelişler Ola adlı tek kişilik oyunuyla cesur bir işe soyunup, söylenmeyeni söylemek üzere yollara düşmesiyle başladı. Mustafa Kemal’in yürekli çocuklarıyla kucaklaşmak, onlarla çoğalmak, onlarla umutlanmak üzere binlerce kilometre yol gidildi… Bazen en büyük tiyatro salonlarında, bazen bu olanağı olmayan kentlerin düğün salonlarında, Mustafa Kemal coşkusunu yaşayarak ve yaşatarak…

Kitap, Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlık ülküsünün nasıl yok edildiğini, Mustafa Kemal’in ölümü ardından her geçen gün azgınlaşan karşıdevrim hareketinin bugün nerelere geldiğini anlatmakta. 1950’lerden bugüne, yakın tarihin bilinen-bilinmeyen ya da unutulmuş ayrıntılarına ışık tutarak ve Mustafa Kemal’li aydınlık günlerimize dikkat çekerek, bugüne dair çözüm önerileri getirmekte… Hoş Gelişler Ola ile gidilen yerlerde yapılan sohbetlerden damıtılmış ve en az oyun kadar cesur bir söyleme sahip yazılardan oluşmakta…

Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları, Türkiye’yi Atatürk yolundan saptıranlara ve onlara ses çıkarmayanlara karşı dik bir duruş, Mustafa Kemal’in sanat cephesi askerlerinden Utku Erişik’in sözünü sakınmadan açtığı bir isyan bayrağıdır. Bu, 1919’da Türk ulusunun “Kutsal İsyan”ının bayrağı, 1923 ruhunun haykırışıdır.  Ve yüreği hep “Mustafa Kemal” diye atanlara sunulmuş bir armağandır…

Sayın Bedri Baykam’ın önsözüyle…

(arka kapak yazısı)

 

BEDRİ BAYKAM

ÖNSÖZ

 

“Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları” İçin

Utku Erişik’in kitabı için birkaç satır yazmaya giriştiğimde tarih, 2 Temmuz 2009’du. Yobazların Sivas’ta katlettikleri aydınlarımızı andığımız o acı, trajik ve anlamlı gün…

Yarım asrı devirdik, geldik; kimbilir belki de yuvarlanıp gidiyoruz şu dünyadan, yavaş yavaş… Geriye baktığımda her zerresinde mücadele var; ama sanat için, ama siyaset için deseniz de, ana hedefi hep aydınlanma olan bir savaşım.

Aydınlanma mücadelesinin yolu zordur, taşlıdır, yokuştur, engellidir, tuzaklıdır… İhanetlerle  doludur. Bu yolu kat ederken beraber ilerlediğimiz kaç can dostum, ağabeyim yanı başımda şehit düşmüştür; kaç can dostum da, şimdi akıl almaz gerekçelerle zindana atılmıştır. Bu ülke, kurucusuna, devrimlerine, cumhuriyetine ihanet etmiş insanların bolca yaşadığı bir ülkedir. Bu ülke, 12 Eylül’ün istediği şekilde rotasını belirlediği oportünist Özal kuşağının sığlıklarının acılarını üstlenmiş bir ülkedir.

İşte bu ülkede, ömrümüzün risklerle ve tehditlerle abluka altına alınması gerçeği karşısında, her gün bu dikenli ve zor yolda ilerlemeye çalışırken, “Peki bayrağı kime teslim edeceğiz? Arkamızdan hangi gençler geliyor?” soruları doğal olarak hep aklıma takılmıştır. Atatürk’ün cumhuriyeti emanet ettiği sağlam gençlik nerededir? Babam Dr. Suphi Baykam’ın kuruculuğunu ve ilk genel başkanlığını üstlendiği CHP Gençlik Kolları’nın ilk dönemlerinde siyasi arenayı hallaç pamuğu gibi dağıtan gençleri nerededir? 27 Mayıs’ta canı pahasına faşist-diktaya karşı sokağa dökülen, “68 Kuşağı”nda, emperyalizme karşı Deniz Gezmiş’lerle göğsünü siper eden gençler nerededir? Bu soru hep öncelikli yerini korumuştur bende.

Gençlerin de bu mücadeleye karşılık beklemeden atılmaları için ömrünü vermiş ve hep onlara destek olmuş bir insan olarak, bu köprü görevini hep layıkıyla yapmaya çalıştım… CHP’de, ADD’de, ÇYDD’de, bir süre yazarı olduğum dergilerden Aydınlık üstünden İP’de, Öncü Gençlik’te, İleri’de… Saymakla bitmez.

Utku Erişik ve Barbaros Uzunöner’le tanışmam, beni ısrarlı arayışları sonucunda beraber sahneye koydukları Aydın mısın? oyunu aracılığıyla oldu.

O gece, asistanım, annem ve oğlumla birlikte mükemmel bir oyun izledik. Mizah, hiciv, eleştiri,  tarihsel derinlik, hepsi bu zeki çıkışta birleşmişti.

O günden itibaren Utku ve Barbaros hayatıma en güzel şekilde girdiler. Aydınlanma ateşi ile, birer cesur yürek olarak hazırladıkları her hamleye katkı yapmaya çalıştım; çünkü onlara en başından itibaren inandım ve güvendim. Oportünist bir dünyada, kolay ve ucuz paraya erişme yollarına sapmayışlarını, nasıl kendilerini sürekli geliştirmeye çalıştıklarını hep takdirle izledim. Sevgili Uğur Mumcu’nun o ünlü deyişiyle “bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olan” insanlardan değildi onlar.

Utku’nun bu yeni mükemmel kitabı Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları elimde keyifle erirken, her sayfasında aklın, çağdaşlığın, cesaretin, karanlıkla savaşın duyarlı kalbini dinledim. Her cümle, bilgi ve mizah arasında rakseden bir tokat gibiydi…

Gerek korkusuzca Ecevit’i gerçekçi veriler üstünden komplekse girmeden dobraca eleştirirken, gerek tarih sayfalarının derinliklerine inip Osmanlı’dan Cumhuriyet tarihimize geçişin anekdotik analizini yaparken, gerek günümüzdeki ihanet yüklü otoyolların nasıl oluştuğunu açıklarken, hep o mükemmel senaryoyu izledim: Bilgi donanımlı mantığını, gülmece ve izletme becerisi ile beraber yoğurup harmanlayabilme becerisi var Utku’da. Aynen delicesine sevdiği çocuğunun iyileşmesi için hapını, ekmeğinin veya et parçasının içine özenle yerleştiren sevgi dolu bir ana gibi…

Utku, ezanın Arapça’ya çevrilmesi ve devrimlerin sırasıyla yok edilmeye çalışılması ihanetini aktarırken de, köy enstitülerinin kaldırılmasının getirdiği sosyo-kültürel felaketi irdelerken de, emperyalizmin ülkemize biçtiği rolle savaşmayı göze alırken de, hep bu sentez kabiliyetini canlı tutmayı bildiği için kendini okutabiliyor, sahnedeyse dinletebiliyor.

Bu değerleri, yani bilgi, mantık ve mizahı beraber eritebilme vasfı, onun ezbercilikle değil, sindirme ve birleştirme kabiliyeti üstünden, tarihin tüm değişik katmanlarındaki verileri toparlayabilmesini sağlıyor. Böylece bu “makro bakış”, alışık olmadığımız şekilde farklı biçimde bir güce ulaşıyor.

İşte Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet etmek üzere tarif ettiği gençlik, bu çizginin ürünü olacaktır.

Utku Erişik, ülkenin geleceğini kendi geleceğinin önüne koyan, içerideki dinci faşizmle, dışarıdaki emperyalist kuşatmayla aynı anda mücadele eden ve bunları yaparken, sanat ve edebiyat yaptığını da bir an olsun unutmayan örnek bir aydın.

Gelecekte tiyatrocu-yazar da kalabilir, isminin önünde ileriki yıllarda “Başyazar” veya “Başbakan” da yazabilir, fark etmez. Neyi yapmayı seçerse, zaman ilerledikçe, layıkıyla yapabileceğini biliyorum.

O, günümüzün yalnız para, şan, şöhret peşinde koşan bir mizah aktörü olmakla yetinemez. Aynen yol arkadaşı Barbaros Uzunöner gibi…

İşte ben, Suphi Baykam’lardan, Muammer Aksoy’lardan, Uğur Mumcu’lardan, Yekta Güngör Özden’lerden, Ahmet Taner Kışlalı’lardan aldığım meşaleyi, onlara güvenle bırakabileceğimi bilerek bu zor günleri biraz daha rahat yaşamış oluyorum.

Yolunuz açık olsun çocuklar…. Sorumluluklarınızı bir an olsun unutmayacağınıza eminim!

 

GÖRÜŞLER

Konuşurcasına yazdığı kitabını okurken, sahnede tek kişilik oyununda Utku Erişik’i izledim. Yaşadıklarımız bir bir geçti gözlerimin önünden. Yaşadıklarımızın arkasındaki gizli amaçlar ve beklentileri gördüm tüm çıplaklığı ile… Yapılan yanlışlıklar, ihanetler ve doğrular yan yana sergilenmiş. Seç, beğen, al.

Tarihin tekerrür etmemesi için alınması gereken derslerle dolu, Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları… Tarih belleği ve bilinci yok edilmek istenen ulusumuza, tam da zamanında sunulan bir hediye gibi…

Bilincine ve eline sağlık, Mustafa Kemal’in Yürekli Çocuğu Utku Erişik!

 

Tevfik KIZGINKAYA

Eski ADD Genel Başkan Yardımcısı – 14 Nisan Çalışma Grubu Üyesi

***

“Mustafa Kemal’in Yürekli  Çocukları’nı” yazan Yürekli Çocuğu’na…

O da bir Yürekli Çocuk… O da bir yürekli genç. Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları’nı  yazan, böyle uzun soluklu bir araştırmayı sayfalara aktararak, yaşıtı gençlere, dahası biz yetişkinlere de, yaşadığımız bunca karmaşık bir ortamda, umut kapılarını açan Utku Erişik de BİR YÜREKLİ GENÇ…

Hani Türkçemize yerleşmiş yeni tanımlamalar vardır. Bazılarını, kimi yerde özentili ve abartılı bulurum; ama doğrusu bu ya, beğendiğimiz, sevdiğimiz kişiler için kullandığımız “İyi ki varsın!” ya da “İyi ki varsınız!” övgüsünü bu tanımlamaların dışında tutmayı yeğliyorum ve diyorum ki:

 

“İyi ki varsın Utku Erişik!”

Evet, Utku Erişik iyi ki var!… Çünkü, havasını soluduğumuz, doğasıyla, bitkisiyle, suyuyla, gökyüzüyle, deniziyle, yeryüzü küresinin bu en yaşanılır olup da, ama ne acıdır ki, bilerek ya da bilmeyerek çoğu kez yaşamayı kararttığımız bu canım ülkemizde, bir değil, binlerce, on binlerce, yüz binlerce daha Utku Erişik gibilerine gereksinimimiz var. Ve o, elinizde tuttuğunuz bu kitapla işte bu gençlerin önünü açıyor.

Yaşının üzerinde bir birikimini, yaşına yakışan bir çabayla, sadece bu kitapla değil ama, Hoş Gelişler Ola adlı tiyatro oyunuyla da, Anadolu’yu karış karış karış dolaşarak, övülesi, alkışlanası bir büyük, bir kutsal görevi yerine getiriyor…

Mesleğim gereği öyle çok insan tanıdım, öyle farklı kişilerle bir arada oldum ki!… Ama diyorum ki, “İyi ki seni tanımışım Utku Erişik!”… Daha çok işler başaracağına da inanıyorum. Yolun açık olsun!

 

Deniz BANOĞLU

Gazeteci – Yazarı

***

Yaşamda sevilen işi yapmanın verdiği mutluluk, içinde yaşanılan topluma ve yurda yaşamsal önemde gerekli bir faaliyetin coşkusuyla birleştiğinde, yapanı kanatlandıran bir edime dönüşür. İşte, ülküsü yolunda olağanüstü bir enerjiyle çalışan bir sanatçı, tiyatrocu, yazar Utku Erişik bu kanatlı insanlardan birisi…

Gaflet uykularındaki bilinçlerin ayılmasında büyük rol sahibi olduğuna, olacağına inandığım Hoş Gelişler Ola adlı oyunuyla tüm Anadolu’ya ışık saçmaya devam ederken; bir yandan da, yorulmak bilmez çabasıyla ortaya koyduğu Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları kitabıyla, uygarlık yolunda çok az zamanda başarılan mucizevi atılımların hangi ihanetlerle baltalanıp yok edilmeye çalışıldığını, ele aldığı örneklerle, bir daha unutulmamak üzere gözlere sokup beyinlere kazıyan bir yapıt armağan ediyor bizlere…

Başöğretmenimizin, dünyaya rehber olan kişiliği ve öğretisiyle –onu anlayan, donanımlı has yurttaşlarının da yardımıyla- yurduna tuttuğu ışığın, yokluğunda, yurt ve yurttaş sevgisinden nasibini alamamış siyasetçilerin dar görüşlü ya da çıkarcı popülist anlayışlarıyla nasıl karartıldığını sergileyen bir belgesel kitap bu. Ele aldığı olgular, anılar ve olaylarla şaşırtan; renkli, çarpıcı sürükleyici anlatımıyla gururu, acıyı, hüznü ve umudu aynı anda yaşatan; okuyucusunun damağında buruk ama eşsiz tatlar bırakan bir belgesel…

 

Mehmet Emin KUNT

Ulusal Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (USTKB) Genel Sekreteri

 

***

AYDINLIK GELECEK YOLUNDA BİR YAPIT

Siyasetle ilgilenmeyen aydınları bekleyen kaçınılmaz sonuç, cahiller tarafından yönetilmeye razı olmaktır. (PLATON)

Binlerce yıl öncesinden bugünleri görmüş Platon… Günümüzde yakın tarihini bilmeyen ve geçmişinden habersiz sözde aydınlar, cahiller tarafından yönetilmeye çoktan razı olmuşlar. Razı olmayan yurtsever, ilerici, gerçek aydın Utku Erişik, kitabının adını Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları koyarak karanlığa gidişe direniyor, uyarıyor. Yeteneklerini ve elindeki kalemi, ulusun aydınlanması için, Mustafa Kemal’i aşağılayıcı, küçük düşürücü çabalara karşı sanat silahı olarak kullanmış.

Ben, Mustafa Kemal’in bu “yürekli çocuğu”nu Aydın mısın? adlı oyunla tanıdım. Günümüzün sözde, çıkarcı aydınlarını Nâzım’ların, Sabahattin Ali’lerin, Attilâ İlhan’ların yaşamlarından kesitler vererek sorguluyor; karanlıktan aydınlığa nasıl çıkılacağını kendi dilleriyle, kendi insanıyla, kendi coğrafyasıyla anlatıyordu. Hoş Gelişler Ola adlı oyunda ise, Mustafa Kemal’den her geçen  gün uzaklaşan, Cumhuriyeti ve onun kazanımlarını yok etmek isteyen iktidara karşı üzerine ölü toprağı serpilmiş insanları uyandırmaya çalışıyordu.

Yüreğindeki aydınlığı gözlerindeki ışıltıda gördük, buluştuk ve tanıştık. Onun sisteme başkaldırışında yalnız bir Don Kişot olmadığını; Bursa’da Çağdaş Eğitim Kooperatifi örneğini vererek anlatmak istedik. Çağdaş Eğitim Kooperatifi, halkımızın “imece” geleneğinden yola çıkılarak kurulmuş bir aydınlanma hareketidir. Anaokulundan üniversiteye dek eğitim kurumları açmak ve işletmek amacıyla kurulan bu eğitim kooperatifi, ilk ve tek örnektir. Öğrenci yurtlarında ve okullarında çağdaş, laik, bilimsel, aydınlanmacı bir eğitim uygulamasının yanında maddi durumu yetersiz yüzlerce gence burs vermektedir. Sosyal ve kültürel etkinliklerle besleyerek gerçek yurtsever ve aydınlık gençler yetişmesine öncülük etmektedir. İşte dünyalar yıkılsa yüreğindeki Mustafa Kemal sevgisi asla eksilmeyecek bu dostla tanışmanın onurunu ve kıvancını bu ortamda yaşadık. Artık yalnız olmadığımızı görerek işimize daha bir istekle sarıldık.

Yunus Emre ile ete kemiğe bürünmüş, Pir Sultan Abdal ile dile gelmiş, Aşık Veysel ile coşmuş; kağnı taşıyan Elifleri, düşmana başkaldıran efeleri, kızanları sanatsal bir üslupla ve şiirsel bir dille günümüze aktarıyor Utku Erişik… Emperyalistlerin Sevr’i yeniden canlandırma çabalarını bir bir anlatırken; Kurtuluş Savaşı’nda ulusal varlığa karşı kurulan (Kürt Teali Cemiyeti ve Teali-i İslam Cemiyeti gibi) derneklerin, Babıâli basınının, Ali Kemal’lerin yaptıklarının daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. Bunu bugünkü ortamla, AB ve ABD’nin istekleri ve gerçek niyetleriyle karşılaştırmalı olarak göstererek başarıyor.

Tüm bu olumsuzluklara karşın ne mutlu ki, ulusça yaşadığımız her haksızlık karşısında yurdumuzu ve namusumuzu nasıl koruyacağımızı bize gösteren bir Mustafa Kemal’imiz var. Ne mutlu ki, ülkemizin her köşesinde Mustafa Kemal’in yürekli çocukları var. Ne mutlu ki, yazar, sanatçı, gerçek aydın, her şeyden öte “insan” Utku Erişik var.

Kutlarım seni aydınlık insan! Eline, kalemine, yüreğine sağlık…

 

Zeki BAŞTÜRK

Çağdaş Eğitim Kooperatifi (ÇEK) Eğitim Koordinatörü

***

…Ve O’na Layık Olmak

…Ve O’na Layık Yürekli Çocuk

Utku Ağabey, nasılsın ve anımsar mısın? Kemal’imiz, İstanbul’a yeni gelmişti daha. Önceki gün, Boğaz’daki paslı demir ormanından geçerken, “Geldikleri gibi giderler!” demişti. Şimdi bile, vapurla karşıya geçerken, kulaklarımda çınlar bir fısıltıyla:

“Geldikleri gibi giderler!…”

Neyse; ne demiştim demin? Kemal’imiz, İstanbul’a yeni gelmişti daha. İstanbul yorgun. İstanbul ıslak. İstanbul işgâl. Havada dişlenecek bir nem var ve de dişlenecek bir efkâr… Bu efkârın içresinde sigarasını ısırarak yürüyor Kemal’imiz. Beyoğlu’nda yürüyor. Dalgın. Düşünceli. Ancak korkusuz yürüyor Kemal’imiz. Kapkaranlık insanımız. İnsanımız umutsuz. Ancak biliyor ki O:

“Umutsuzluk yoktur, umutsuz insanlar vardır…”

Bunu bilmenin rahatlığı ve huzurluluğuyla yürüyor Beyoğlu’unda. Sonra birden, Pera Palas’a giriyor. Büyük salonda işgalci bütün kurmayların kristâl kahkahaları var. Kibirli ve küstâh sırıtışlar. Bu sırıtmalar, salona Kemal’imiz girince, kurşuna dizilir gibi kesiliyor. Bütün gözler o Sarışın Kalpak’ın üstünde. O ise, bu gözlere aldırmadan, büyük bir rahatlıkla masaya oturuyor. Birden yağmurlar başlıyorlar. O, sigarasını yakıyor yeniden. İngiliz işgâl komutanı Harrington, o Sarışın Kalpak’ı anında tanıyor ve ordusunu Çanakkale’de zilzurna eden komutanı yakından tanımak istiyor. Garsonu yanına çağrıyor ve kulağına bir şeyler fısıldıyor. Fısıldanan garson, soluğu Kemal’imizin yanında alıyor. Yanında kıvranan garsona:

“Ne var çocuk?”

“Paşam, İngilizler sizi masalarına misafir etmek istiyorlar.”

Kemal’imiz, İngilizler’e bakıyor. Sigarasını ısırıyor. İngilizler, Kemal’imizin onlara baktığını görünce, kadehlerini kaldırıyorlar. Kemal’imiz de, başıyla selâm veriyor. İngilizler mutlu. Garson, arkasını dönerek, Kemal’imize eşlik için İngilizler’e yönelmişken, Kemal’imizin yerinde oturduğunu görüyor ve şaşırarak:

“Paşam?”

“Ne var, çocuk?”

“İngilizler, sizi masalarına misafir etmek istiyorlardı…”

“Çocuk, âdâp kurallarını bilmez misin? Nerede görülmüş, ev sâhibinin kendi evinde misâfir olduğu? Onlar burada yabancıdırlar. Biz değil, onlar burada misâfirdirler. Ben, onları misâfir ediyorum. Masama buyursunlar.”

Garson şaşırır. Durumu nasıl açıklayacağını bilemez. Gider İngilizler’in yanına. Durumu açıklar. İngilizler şaşkın ve kızgındırlar. Birden başlarını Kemal’imize çevirirler. Bu kez sigarasını zevkten ısırır O ve başıyla yine selâm verir. Ve İngilizler, hem o gece salondan, hem de “misafir” oldukları yurdumuzdan “Geldikleri gibi gittiler!”…

Utku Ağabeyciğim, ne tersliktir ki, yine kendi yurdumuzda misafir olmaya zorlanıyoruz. Ancak dediğin gibi, Mustafa Kemal’in yürekli çocukları misafir olmamak için direniyor ve yazdığın bu yapıt da bize bu direnci anımsatıyor. Ancak nasıl bir anımsatma! Unutmamak üzere bir anımsatma! Unutmamak önemli. Her şey unutmamızdan geliyor başımıza. Nezahat’i unuttuğumuzdan, Nezahat gibi kızlar yetiştiremiyoruz. Deniz’i unuttuğumuzdan, Deniz gibi oğlanlar yetiştiremiyoruz. Ve Kemal’imizi unuttuğumuzdan, bir türlü Kemal’e eremiyoruz. İyi ki yazmışın bu yapıtı. Özgüvenim yeniden yerine geldi; çünkü çoktan unutmuştuk, “Türk, övün, çalış, güven!”i; çünkü Türk olmak artık suç. Türk övünemez, övünemediği için çalışamaz ve çalışamadığı için de özgüvenini yitirerek, kendi toprağında “misafir” olur. Beyaz Adam’ın da istediği bu zaten. İşte bu yapıt, bize bunu anımsatıyor, büyük haykırışlarla uyarıyor ve diyor ki:

“O’na lâyık ol!”

Çünkü olamadığımız her dakika, erim erim eriyoruz.

Ağabeyciğim, fazla uzatmayacağım; bu yapıtla, Hoş Gelişler Ola ile çıktığın sefere devâm ediyorsun. Yapıtın, Hoş Gelişler Ola’nın 3. perdesi olmuş. Ve bu 3. perde, 4. perdesini bekliyor; çünkü biz sefere değil, zafere çıktık. Sayende… Sayesinde…

Umut YALIM

Ressam – Şair

***

Sevgili Utku,

Hayatta iyi birkaç şey olmuşumdur belki, gel gör ki, iyi bir okur olduğumu hiç iddia etmedim; ama elimdeki dosyayı, yok canım, basbayağı kitabı okurken, ben “iyi” bir okurdum.

Söylesem, yazdığına pişman olur musun bilmem; ama ben satırları yutarken ve arada uzun uzun resimlere bakarken gülümsedim. Aklıma hep, ben ne zaman “gidişat”tan umutsuzluğa kapılsam, bana “Ana”dolu’yu anlatman geldi. Seni dinledikçe, ne kadar yansak; sen yansan, ben yansam, hepimiz yansak, sonunda küllerimizden tekrar doğacağımızı düşünürdüm; çünkü doğmuştuk zamanında. Kül bitmiş, geriye yalnızca acı renkli bir duman kalmışken bile doğmuştuk. Korkmamalıydım öyleyse; ama korkuyordum işte. Sonra sen yeniden anlatmaya başlayınca; sahneden, ben seyircinken, kitaplardan, ben okurunken, bir sohbet masasında, ben dostunken anlatmaya başlayınca hatırlıyordum; gidecek yerimiz çoktu, ama gidecek yerimiz yoktu. Nereye gitsek, bu toprağın kokusu, bir domatesin ekşi tadı, başımızın üstündeki mavi, ayaklarımızın altındaki yeşil ve bir günbatımı gözümüzü alacak kızıl, çağıracaktı bizi. İşte bu yüzden gülümsedim kelimelerin(in) arasında uçarken…

Söylesem, yazdığına pişman olur musun bilmem; ama ben satırları yutarken ve arada uzun uzun resimlere bakarken içlendim. Öyle böyle değil, gözlerim ıslanıp, göğsümde yavru kediler çırpınacak denli içlendim hem de… Ne zaman O’nu ve yürekli çocuklarını düşünsem, ne zaman onların, yaparken ne kahramanca olduğunu bilmedikleri kahramanlıklarını dinlesem senden ve tabi ne zaman yüreği toprağına duyduğu sevgiyle coşmuş, kara niyetlilere karşı tüm gözükaralığıyla durmuş bir genç adam, “Ben bu doğrularım için her şeyi göze alıyorum. Gökyüzü, ona bakarken mutlulukla ve gururla gülümsediğin kadar senindir. O maviye nereden bakarsan bak…” demek zorunda kalırsa, olduğu gibi içlendim işte, bir sen anlarsın.

Söylesem, yazdığına pişman olur musun bilmem; ama ben satırları yutarken ve arada uzun uzun resimlere bakarken, midemde derin kasılmalar hissettim, nefesim kesildi. Çevremde gittikçe daralan bir çember varmış gibi -evet, sakallarında olduğu gibi-, sağım solum kara çarşaflara, elim ayağım prangalara dolanmış gibi daraldım. Kimi zaman elimdeki sayfaları bir tarafa bırakıp gözlerimi tavana sabitleyip düşündüm. Düşünmekten başkasını yap(a)mıyor olmaktan dolayı daha da daraldı içim, uyudum sonra. Hep yapmamızı istedikleri gibi, uyudum…

Her ne ise sevgili dostum, demem odur ki… Bir gece yarısı, dağ başını değil, bizim başımızı alan dumanların ardından, karton kapaklara girmemiş halini bana verdiğin ve uykularıma mal olan bu enfes kitap için hem tebrik edeceğim seni, hem de yaşattığın her şeyden sonra, söylemeden geçemeyeceğim:

“Seni gidi edepsiz seni!”

Çiğdem GÜRER

***

Sevgili Utku Bey,

Oğlumun Türkçe ödevi için konu ve sanatçı ararken tanıdım sizi. Popülizmin sunduğu taklitten ibaret, ilkel kabile soytarıları kadar bile kaliteli olamayan (onlar hiç olmazsa doğallar ve satılık değiller) tipleri sanatçı diye oğluma sunamazdım, gerçi sunsam da kabul görmezdi, yarıda bırakırdı, izlemezdi. Sonunda doğru seçimi yaptım, “Hoş Gelişler Ola” dedim. Milli Mücadelemizin destansı bir sunumuydu; yüksek bir duygu seli, şiirden musikiye dönüşmüş kelimeler, etkili bir ses, insanın yüreğini eline alan cümleler, ancak dahi sanatçılarda olabilecek bir büyük duyarlık, doğallık, özgünlük, yalınlık … “Bütün iş yürekte” der Hikmet, hikmetlice. Temizliğin, saflığın, coşkunun, sevginin, yüreğin, şiirin, çocuksuluğun, insanlığın kültürünü izledik oğlumla. Atatürk’ün Türk kültürünü, bir ulusun direncini, ordumuzun,  analarımızın, çocuklarımızın kahramanlık destanını…

“Hoş Gelişler Ola”, oğlumun kafasında öyle bir birikim ve ritim yarattı ki, aldığı ilhamla güzel bir şiir yazdı. Siz de bu şiire “Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları” adlı kitabınızda yer vererek onu büsbütün onurlandırdınız. Binlerce teşekkür ederim.

Sevgili Utku, sizin deyişinizle, “yürekleri Zübeyde olup, bilge birer Mustafa Kemal çocuğu doğuran” bütün anneler adına sanatınızın önünde saygıyla eğiliyorum. Yolunuz açık olsun

Münevver ÇETİNER

Mühendis