Tiyatro Birileri

 

tiyatro bir ileri...

TİYATRO BİRİLERİ Rıhtım Cad. İzzettin Sok. Ruhsar Apt. No:52/2 Kadıköy İSTANBUL Tel&Faks: 0 216 330 78 32

UTKU'nun Düş Mahzeni

kitapları

 

 


 

BİR ÖZKIYIMIN ÖZÜ
(Çınar Yayınları, 194 Sayfa)

 

“İçimizde seferberlik ilan ettiğiiz günlerden biriydi. Dışımızdaki sıkıcı yöntemlere karşı kendimizi azımsanmayacak ölçüde sıkı yönetmeye yeminler etmiştik. Yüreğimizin orta yerinde uyguladığımız olağanüstü haller, diğer iç organlarımızca hep olağan karşılanırdı. Askerin topuyla tüfeğiyle giremeyeceği kadar sarp kayalıklardan bir geçit oluşturmuştuk sevgiliyle aramıza. Kuşkulara aldığımız tavır, ulus meclisinin gündemine oturacak denli ulusallıktan uzak da değildi. Ütopik kararlarımızla kumaşını yırttığımız sevecen yüzlerimiz gündelik sıkıntılardan uzaktı; yakın olan ikimizdik. Başkaları bize hep kutsaldı.” (Arka kapaktan)

Bir Özkıyımın Özü, yazarın ilk kitabı…
Kitap, özkıyım (intihar) üzerine şimdiye dek yazılmış bilimsel makalelerden, araştırmalardan ya da yazın örneklerinden çok farklı bir bakış açısıyla bu konunun “özü”ne iniyor.
Bir Özkıyımın Özü; insanın iç dünyasını incelediği için psikolojik, dıştan görünümüyle ilgilenmediği için apopülist, aşkı derin ve içten yaşattığı için romantik, gerçek ve dolayısıyla çarpıcı Türkiye panoramasıyla okuyucuyu politize olmaya zorladığı için politik, mutsuz ile mutlu son arasında götürüp getirmesiyle septik, özkıyımdan fazlaca söz etmesiyle belki biraz trajik, yitirilmiş çocukluk ve gençlik günlerine bile gülümsetebilmesiyle komik bir yapıt…
Çalkantılarla geçen kısa yaşamının artık sona ermesi gerektiğine inanan Utku, geçmiş günlerinde kendisinin kaleme aldığı veya ona yazılan her türlü metni (mektup, öykü, şiir, günlük notları vb) bir araya getirerek; hem geçmişini aydınlatmak hem de geçmişiyle bugünü bağlamak üzere kurduğu köprüde sevgiliye, aileye ve dostlara duyduğu öfkeden dolayı tek başına yürümek istiyor. Köprü, aynı zamanda yaşamla ölüm arasında şekilleniyor. Çevresindeki insanlara vere vere tükettiği “yaşama sevinci”ne bu kez kendisinin en çok gereksinim duyduğu anda, aslında “yaşama” ve “sevinç” diye bir şey olmadığını anlıyor. Aileiçi şiddet, toplumiçi itilmişlik, aşkortası bir yalnızlık, cinsel bunalımlar ve tam da bu zamanda ölümle yapılan ince pazarlık sonucu özkıyıma gidilen sürecin başlaması, genel anlamda kitabın da özünü oluşturuyor. Kitap bu “öz”lerin kronolojik sırasında hiçbir “otobiyografik yanlılığa” düşmemesiyle, bu duyguların herkesçe yaşandığını ama sonuçlarının herkeste aynı olmayabildiğini gösteriyor. İlerleyen yaşlarda, üzerimize gelen sorunların çoğunun küçük yaşlarda altında ezildiğimiz sorunlardan kaynaklandığını açık yüreklilikle anlatan Utku’nun özkıyımından herkes sorumlu oluyor böylece. İlginç, hüzünlü ve de karanlık bir öykü… Aslında hepimizin öyküsü. Öykünün sonuna kendimiz bile karar veremiyoruz çoğu kez. Ne dersiniz, “köprüden atlayanlar”, “kendini asanlar” ya da “altın vuruş yapanlar” en azından bunu başarıyor olabilirler mi? Yoksa onlar yaşamın zorluklarından korkan, güçsüz, zavallı ve utanılası kaçaklar mı? Yanıtı “hayır”; çünkü…
İşte, Bir Özkıyımın Özü bu “çünkü” üzerine gidebilmesiyle şimdiye kadar yapılmış bilimsel araştırmalardan ve haberlerden farklı boyutta. Boyutun farkı, elbette dünya üzerinde soluk almayı sürdüren milyarlarca insanın her gün yüzlerce canı kendi(!) istekleri sonucu fire vermesi gerçeğini yok edemiyor; ama neden onlardan biri olmadığımızı veya neden onlardan biri olabileceğimizi ortaya döküyor.
Farklı kurgusu ve özgün yazı diliyle, yazınımızın genç kalemlerinden Utku Erişik’in ilk kitabı Bir Özkıyımın Özü, bir “ilk”ten çok öte…

“İmgeler tufanı… Muhteşem bir senfoni dinlediğinizi düşünün. Orkestranın içinden kemanı çıkarın; tek başına o kemanın çaldığı ezgi anlamsız gelir. Ya da, bir vurmalıyı alın içinden; gürültü gibidir… Ama hepsi bir araya gelince, senfoninin büyüsüne kapılıp gidersiniz. Bir Özkıyımın Özü, imgelerin çaldığı bir senfoni…”
SUNAY AKIN

 

 

 

 


TÜNEL KORKUSU
(Çınar Yayınları, 144 Sayfa)
 

“Tünel Korkusu”, insanlık tarihinin son yüzyılı içine sinsice yerleşmiş, senin gibi ‘küçükleri’ ezmeye ve çıkışı olmayan bir tünele sokmaya ‘Yeminli Yönetici’lere bir karşı duruştur. Senin gökyüzünde ise, sayfalarla kanatlanmış özgürlüğün bir saygı uçuşu ...
Tünelden geçen trende, vagon vagon sıralanmış zamanın üzerine, bir kabus gibi çöken savaşların içinden kendi canını zor kurtaranların ve savaş çıkararak ‘kendini kurtaran’ların öyküsü...
İmgelem estetiğinde, sözcüklerle tarihin ortasında yapılan bir dans bu roman. Ya da, sözcüklerin hovardalığında satırların içine, notalı harflerle yazılmış dokuz sekizlik bir roman havası, “Tünel Korkusu”...
Kitabın yazarı, geçmişin içinde gizlenmiş bir 6 Ağustos günü, evrenin DÜŞ’ük bebeği olarak gözlerini açtı. Evren, dünya denen ağır yükü kaldırmaya çalışırken DÜŞ’ürmüştü onu. Kendiyle tanıştığından beri, bir tünelin içinde... Ve DÜŞ’man, düşleriyle oynadığı oyunu bozan herkese ...
Ya sen?..
Sen de bugün bir tünel karanlığı içindesin. Korkman çok doğal; çünkü karanlığa alışsa da gözlerin, sen ışığı göremedikçe yüreğini daraltan en büyük korkudur tünel korkusu...

 

 

 

HAVA ATIŞI
(Çınar Yayınları, 200 Sayfa)
 

Adının gelecekte ansiklopedilere geçeceğinden emin olan Münir adlı bir gencin ses tellerine vereceği zararı düşünerek sporu bırakması... Orhan Kemal’in 1956’yı 1957’e bağlayan yılbaşı gecesini Türkiye Spor adlı gazetenin düzeltmelerini yaparak geçirmesi ve bu işten kazandığı ilk parayla aldığı Bafra sigarası... Rıfat Ilgaz’ın Akçakocalı gençleri spor yapmaya alıştırması ile, işleri durma noktasına gelen kahvehane sahibinin öfkesi... 1953’te kızların kendisinden Pia istediği Attilâ İlhan; 2003’te kızların kendisinden imza ve öpücük istediği Beşiktaşlı İlhan... Can Yücel’in ‘yumurta’sının bir Fenerbahçe-Galatasaray maçında Hasan Şaş’ın kafasında patlaması... Sait Faik’in sessiz sedasız futbol oynayan çocukluğu... "Bana bir gol atsana!” diye atılan lâfları ters köşeye yatıran gollerin sahibi Küçük Hanım’ın yılların geçmesiyle birlikte ‘dinozor’laşması... Ve daha birçok ilginç ayrıntıyla, kitaba konuk olan yerli-yabancı adlar... Hepsini tanıyoruz; ama hiçbirinin yaşamının ‘spor’la bu denli iç içe geçtiğini bilmiyoruz.
Utku Erişik’in kalemiyle yönettiği bu maçta hava atışına çıkıyor her yazı... Edebiyatın spora, sporun edebiyata hava attığı bir kitap, HAVA ATIŞI...
NTV İnternet Gazetesi ntvmsnbc.com’da çıkan spor yazıları okurlar tarafından büyük ilgiyle izlenen genç yazarın üçüncü kitabı, bu yazılarından yaptığı bir derleme... Ama bu yazılar, sonradan güncelliğini yitirecek ve eskiyecek spor yazılarından değil! Her zaman aynı tazelikte, aynı tatta okunabilecek türden...
HAVA ATIŞI, ustalarının önünde saygıyla eğilirken, bugüne eleştirel gözlerle bakan genç bir yazarın farklı gözlemlerini özgün bir dille anlattığı kitabı... Okuru şeref tribününe oturmaya çağıran...


“Utku’nun Hava Atışı’nı okurken –izlerken mi demeliydim?- şunlar geçti yüreğimden:
Şortunu göbeğinin altına bırakıp, formasındaki çizgilerin dikleşmesini sağlayacak bir düzenlemeye girişmemiş, tozluklarını 1 numara don lastiğiyle bağlayıp, kramponlarının ucunu beton zemine iki kere vurarak ayağına iyice oturtup sahaya bi azamet salınarak çıkmanın keyfini duyumsamayanlar anlamaz halimizden!
Utku’nun yazıları o sahalarda dizlerini kanatan çocuklara ve onları anlayanlara…
Hava Atışı… Cümleyi cümleye, pası pasa bağlamak… Yaptığımız budur… Ve son söz yerine elbette:
Defterinde bana da senin kadar temiz bir sayfa ayırdığın için çok teşekkür ederim.
HAKAN DİLEK

Benim cinsimden olanların pek çoğu gibi, genel olarak sporla değilse bile futbolla aram pek iyi olmadı. Erkek “cemaati”nin sohbet konusu olarak, askerlik anılarından bile öne alıp en başa yerleştirdiği futbolu pek seyretmediğim gibi, “muhabbet”ini de pek sevmem. Hele televizyonlarda ceketli, kravatlı adamların bir masa çevresinde toplanıp memleketin en ciddi sorunuymuş gibi futbol konuşmaları, niye gizleyeyim, biraz da gülünç gelir bana. Rüyamda bile, üstünde futbolcu resmi bulunan bir kitabı okuduğumu görsem hayra yormazdım. Ama öyle olmadı işte. Utku Erişik’in kitabını ilk gördüğümde, “İyi; ama futbol bu. Okuyamam ki!” diye bir önyargıyla yaklaşmama karşın, belki de o içten sunuş yazısının etkisiyle; ama yine de şöyle bir karıştırmak üzere aldım elime. Sonra da bırakamadım. Güle oynaya okuttu bana kitabını Utku Erişik.
1950’li yılların edebiyat matinelerinden söz edilerek açılıyor kitap ve bu matineler günümüzün çığırtkan eğlence anlayışıyla karşılaştırılarak. Sonrası şölen: “Sana gitme demeyeceğim / Üşüyoğsun ceketimi al, / Günün en güzel saatleği bunlar / Yanımda kal” diye “r”siz okuduğu şiirleriyle Özdemir Asaf coşkuyla alkışlandığı sahneden inince; boynuna doladığı uzun atkısı, balıkçı yaka kazağı ve darmadağın saçlarıyla genç bir şair çıkıyor aynı sahneye: Üniversiteli genç kızların okumasını ısrarla istedikleri ünlü “Pia” şiirinin şairi Attilâ İlhan. Bedri Rahmi Eyüboğlu ile “Türk futbolunun ordinaryüsü Lefter”i aynı satırlarda görmek, Orhan Kemal’in gerçek adının Mehmet Raşit Öğütçü olduğunu anımsayıp/öğrenip karşı sayfada, kısaca CHE diye bildiğimiz Ernesto Guevara ile karşılaşmak, şaşırtıyor insanı. Hep hızlı bir tempoda, bir spor karşılaşmasının heyecanı içinde, soluk soluğa kalıyorsunuz okurken. Bir bakıyorsunuz, önüne düşen topa vurarak Türkiye’de futbolun temelini atan James La Fontaine’le birlikte Kadıköy’de dolaşmaktasınız, bir bakıyorsunuz Yavuz Sultan Selim’in elçisi olarak Çin’e gönderilen Seyyah Seyit Ali Ekber’le birlikte Çin yollarında. Çok terleyip soğumanın ses tellerine zarar vereceğini düşünerek futbolu bırakan Münir, meğer Münir Nurettin Selçuk değil miymiş? “Hagi”, bizdeki “hacı” sözcüğünün Makedonların dilinden aldığı şekilden başka bir şey değilmiş. Karıncaezmez Şevki de var, Nâzım Hikmet de. Pele de var, Camus de. Can Yücel’in “Yumurtaya can / Can’a yumurta veren Allah’ım” “Dua Başlangıcı” da var. Yahya Kemal’e ithaf ettiği “4 x 400” adlı şiiriyle Melih Cevdet Anday da var: “Birinci Osman / Birinci Orhan / Birinci Murat / İkinci Osman / Üçüncü Orhan / Altıncı Mehmet / Dayan Mehmet / Dördüncü Osman / Yedinci Mehmet / İkinci Osman / Üçüncü Ahmet / Haydi Mehmet / Mehmet Birinci”
Üst başlığı da kitabı okuyup bitirdikten sonra fark ettim:
“Sporun edebiyata, Edebiyatın Spora HAVA ATIŞI”
Edebiyat da, spor da, başrolde yani.
FEYZA HEPÇİLİNGİRLER

ÖZGELECEK
Senin kırılıp atıldığın yerlerde ben de vardım. Kırık bir kalem ucu gibi… Yaşamın üstüne kendi adını yazmaya çalışırken onu yırtan…
U, küçükken her gece uyumadan önce bana içirilen sütümün konduğu bardaktı. O bardağın hep dolu yarısını görmeye çalışan iyimserliğimin üstüne bir çekiç gibi indirdiler T’yi. Oysa,  T; aynada bana yansıyan fiziğimin karmaşık formülleri ile kendime yeni bir dünya inşa ederken kullandığım cetvelimdi. K’yi, yaramazlık yaptığımda ağzını açıp bana yaklaşan bir öcü yaptılar. Bana göre ise; yürümeyi yeni öğrenen bebeğinin karşısına geçip ellerini açarak bekleyen annemdi K… Ve bir gün adımı yazdığım yolun üstünde adım atarken yine karşıma çıktı U. Bir denek yapıldım yaşam laboratuarlarında ve U tübünün havasını alıp üstüme kapattılar. Tüp beni içine çekerken, kurtuluşsuz bir savaşa girdim kendimle… Aslında U’da biriktirmiştim yağmur sularını; içine girip, özgeçmişimin karanlığından özgeleceğimin aydınlığına doğru yüzebilmek için…
Bundan sonra ne olacağını bilemem. Tek bildiğim, adımı okurken son harfe geldiğimde hep yeniden başa döndüğümdür. Özgeçmişimde gizli her ayrıntıda olduğu gibi… Yaşam öykümü anlatınca sana, sen de görürsün aldığım her kararın aslında bir U dönüşü olduğunu…

KÖRDÜĞÜM
Kumruların ürkek seslenişleriyle örülü ufukları
ulaşılmaz birer hedef yapıp kendime,
koştum bıkmadan küllenmiş iklimlerde.
yırtıcı kuşların kanatları gölgem olsa da
güpegündüz sana kaçışlarımda,
rengârenk uzatılan yaldızlı kelepçeleri
yeni kopartılmış çiçekler görüp taktım kollarıma.

Upuzun nehirleri
inatla dolaşan sular sandım hayatı;
ıssız bir kasabanın çekilmiş perdelerine bakarak
dokunaklı bir şarkı tutturup
içinden geçtim cinayetlerin
ya da
kalabalık bir şehrin şiirler yazılan semtlerinde,
kalıplarını çıkarırken insanlar her bir cesedin,
yaşamı biraz daha severek gezdim.
 
Çok küçükken
ihtiyar dünyaları taşıyıp gözlerimle,
kıskançlığına aldırmadan oyuncağımı çalan çocuğun
ve hıçkırıkları hapsedip sapa yollarda kaybolmaya
körpe aşkları nazlı bir ipe çevirir,
hayatın çıkmazı sanırdım
o ipten kolayca yaptığım kördüğümleri.

Sağlam değnekleri at yapıp dizginlerken
şimdi küçük savaşçılar,
çilli yüzlerinde kaybettiğim çocukluğumu ararım
ve biçimsiz kahkahalar atarken her biri
ellerinde bana bakıp yaptıkları kördüğümü,
benim sana olan çıkmazım diye bilirim.
imkânsız olsa da kopuk aşk düşlerinde beni görmen
o kördüğümü gelip senin çözmeni beklerim.

Utku Erişik

(Cumhuriyetin 75. Yılı Üniversite Öğrencileri Şiir Yarışması Başarı Ödülü)

"İsterdim ki; tiyatro sahnesi, bir ip cambazının teli kadar dar olsun da, şimdiki gibi herkes üstünde numara yapmak için yeterince yeteneğinin olduğunu sanmasın ve beceriksiz hiç kimse ona çıkmaya cesaret etmesin."

GOETHE

 

 

TİYATRO BİRİLERİ Rıhtım Cad. İzzettin Sok. Ruhsar Apt. No:52/2 Kadıköy İSTANBUL Tel&Faks: 0 216 330 78 32